Belki de ekonomik kriz bizi derin bir uykudan uyandırır!

Dolabınızda kaç ayakkabınız var? Seneye giyerim diye ucuzluktan kaç kez asla giymeyeceğiniz bir kıyafet aldınız? Haftalık ortalama çöp miktarınıza dikkat ettiniz mi?

Doğal kaynakların azalması değil ama yaklaşan kriz, neredeyse çevremdeki herkesin bir süredir bu soruları sormasına neden olmaya başladı. Vegan olduğum için bana protein kaynağı olan eti yememi öğütleyenlere, sanayileşmiş et ve süt üretiminin yüksek karbon salımına neden olduğunu, yakında çocuklarımıza soluyacak temiz hava bırakmayacak en büyük nedenlerden birinin de bu olduğunu anlatmaktan hâlâ yorulmadım.

Yerli malı yeniden havalı oldu

Çocukluğumuzda bize tutumlu olmayı, yerel ürünler kullanmayı hatırlatan, öğütleyen Yerli Malı Haftası vardı. Sonraları liberal dalganın etkisiyle alay edilir bir şey oldu yerli malı. İthal ürünler, fazlasıyla tükettiğimiz her şey, modernliğin göstergesi haline geldi nedense. Oysa şimdi havalı olan, yerli malı ve organik! Aslında aşırı tüketimin, israftan daha fazla başka bir zararı var: Doğal kaynakların tükenmesi. Geçtiğimiz günlerde, Fast Company dergisi, çok önemsediğim bir tartışmayı gündeme getirdi. Ekonomik büyüme, belki de sandığımız kadar olumlu bir şey değil…

Politik başarının ekonomik başarıya endekslendiği bir dünyada yaşıyoruz. Oysa tüm dünyada olduğu gibi Türkiye de büyük bir ekonomik krizin, düşüşün eşiğinde. Elbette ekonomik büyümeye endeksli sistemde yaşanacak kriz, şirketlerin küçülmesine veya kapanmalarına, ciddi iş kaybına, işsizlik oranlarının yükselmesine neden olacak. İşin bu tarafından baktığımızda, olumlu bir şey söylemek imkansız. Ancak çok uzun yıllardır göz ardı ettimiz başka bir endeksi de ciddiye alma zamanı gelmiştir belki.

Doğa tehdit altında

Ülke ekonomilerini dengede tutan ekonomik büyüme, diğer yandan da doğal kaynakların karşısında en büyük tehdit. Dünya her geçen gün, ekonomik büyümenin söz konusu bile olmayacağı bir ölüm kalım savaşına doğru ilerliyor. Küresel ısınma, bunun en büyük göstergelerinden biri. Ne yazık ki politikacılar bunu göz ardı etmekteler. Burada kapitalist düzen eleştirisi yapma niyetinde değilim ama kapitalizmin beşiği A.B.D.’de bile büyük şirketlere, onların doğal kaynakları acımasızca tüketmelerine karşı ciddi ayaklanmalar başladı.

Güney Asya ülkesi Butan, “Gayrisafi Milli Mutluluk Programı”nı uygulayan tek ülke şu anda. Butan, önümüzdeki on yıl içerisinde tamamen organik gıda üreten dünyadaki ilk ülke olmayı da hedefliyor. Mutluluğun Ekonomisi belgeseli ise aynı anda iki zıt yönde ilerleyen bir dünyaya dikkati çekerek, daha insani ölçekli, ekolojik ekonomiler inşa eden toplulukların deneyimlerini paylaşıyor.

Yeşil pazarlama

Geçtiğimiz ay Campaign Türkiye’de yayımlanan yazısında sevgili meslektaşım Ergun Gümrah, biz iletişimcilere bu noktada stratejik bir rol düştüğünü belirtiyor ve günü kurtaran çözümler değil, kalıcı, radikal çözüm ve dönüşümler için şirketleri ve devletleri ikna etmenin önceliğine dikkati çekiyor.

Patagonia, Lush, Body Shop, Toms gibi sürdürülebilir markaların, Stella McCartney gibi vegan tasarımcıların (ne yazık ki ürünleri fazlasıyla pahalı) sayısı daha da artacak gibi görünüyor. Uzun bir süredir “yeşil pazarlama” diye bir deyim iletişim dünyasının can simidi oldu. İkonik bir marka olan Zippo, yeşil pazarlamayı zekice lehine çeviren markalardan biri. Bir yandan sigarayı çağrıştırsa da diğer yandan doldurulabilir bir ürün olduğu için, “Atılabilir ürün, başka bir çöp dünyasıdır” kampanyasıyla oldukça başarılı oldu. Zira Y Kuşağı ve sonrası, sürdürülebilirlik konusunda oldukça duyarlı. Deloitte’in Milenyaller üzerine yaptığı araştırmaya göre, Y Kuşağı’nın yarısından fazlası, değerleriyle uyumlu işlerde daha az ücretle çalışmaya razılar. Yüzde 90’ı ise becerilerini iyi şeyler için kullanmaya hazır. O nedenle de kurumsal yapılara, anlam bulamadıkları iş yerlerine uyum sağlayamıyorlar. Veganlık, bu kuşak arasında son derece yaygın.

Belki de son sürat üzerimize gelmekte olan bu ekonomik kriz, sürdürülebilir bir dünyayı yaratmak üzere düşünmemiz için bir uyandırma alarmıdır. Umarım daha az tükettiğimiz, doğal kaynakları koruduğumuz, ne pahasına olursa olsun büyümenin ön planda olmadığı ve en önemlisi babamdan bana miras kalan “kararınca” ilkesine göre yaşadığımız bir dünyanın kapısını açar.

 

Bu yazı Campaign Türkiye’nin Eylül 2018 sayısında yayınlanmıştır.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s